
Uzun zamandan beri Kanal 7 ve STV'nin sadık bir izleyicisiyim. Sakin kafayla, dikkatlice bu kanalları izlediğimde oldukça faydalı bilgilere ulaşıyorum ama sandığınız şekilde değil...
Neden "Hizmet" Kanalları?
Bu kanalları "muhafazakar kesime yakın kanallar" olarak tanımlayabiliriz. Daha da baside indirgeyelim; aile ve dini kültür gibi manevi değerlere önem veren kanallar... Bu kanalların yanına Yeni Şafak ve Zaman gibi gazeteleri de koyduğumuzda aile fotoğrafı tamamlanacaktır. Diğer aile resminde ise Doğan Abi var tabii ki. Milletçe gözümüz, kulağımız bu iki aileye emanet, başka bir konu.
Benim bu iki aileden neden muhafazakar tarafı takip ettiğimin sebebine gelelim. Aslında AKP'nin %47'lik oy alıp, tek başına iktidara gelirken argümanı neyse o. Bizim muhafazakar halkımız ne istiyor, gündemi ne, neye seviniyor, neye üzülüyor,sorunları neler öğrenmek. Öğrendikten sonra da yorum yapabilmek, mümkünse de bir çözüm bulmak... Bunları da öğrenmek için sokak sokak gezmek yerine, bu halkı yönlendirenleri dinliyorum hepsi bu. Bu şekilde çok faydalı oluyor.
Mahkumiyet
"Muhafazakar kesim" bazı elitlerin yıllarca yaptığı gibi yok sayarak malesef yok olmuyor. Siz yok saydıkça bu kesim birilerinin eline düşüyor, düştükçe de radikalleşiyor. Zira bu kesmin varlığından değil radikalleşmesinden korkun. Radikalleşmemeleri için de onları dinlemek, anlamak ve onların gözüyle dünyayı tartabilmek gerekiyor. Kısa zaman içinde var olan sorunların, bu kesmin isteklerinden değil, o kesmin sorunlarına çözüm üreten tekelci zihniyetten, muhafazakarların kendi ritüellerini aslında doğru-düzgün bilmemelerinden kaynaklandığını fark edeceksiniz.
Bu ülkede yaşamının odağına dini inançlarını koyan muhafazakar kesim, -isimleri değişse de- yıllarca aynı akımdan gelenler tarafından dinlenmedi mi, sadece onlar tarafından adam yerine konmadı mı? Tabii ki dinlendiği kadar da sömürülmedi mi? Dün Milli Selamet, sonra Refah Partisi, şimdi de AKP... Bu partilerin neredeyse var oluş sebebi din temelli siyasal politikalar izlemek değil miydi? AKP; imam hatip, türban konuları ve Evangelist Amerika'nın ortadoğu politikası olmasa ikinci defa iktidar olabilir miydi?
Kıyamet Mitolojisi ve Evangelizm
Bu noktada kısa bir soluk alalım isterseniz. Ülkedeki gündemi bırakalım, yeni dünya düzenindeki sembolizme bir göz atalım.
Yeni dünya düzeni ve bu yapının sadece bir ayağı olan Büyük Ortadoğu Projesi'nin siyasal mı, yoksa dini bir oluşum mu olduğunu kesin olarak söylmek o kadar da kolay değil. Amerika'nın başı çektiği, Ortadoğu'dan da muhtabını bulduğu yükselen dini siyaset, çıkar ilişkilerinin bir kamuflajı mı, yoksa projelerin ana ekseni mi? Ya da Evangelistler, Radikal İslamcılar ve aşırımı sağcı Yahudler'in ortak noktaları neler?
Evangelizm, kökenini Hristiyanlar'ın kutsal kitabı olan İncil'den ve onları yazan azizlerden alıyor. Mantığı da çok karmaşık değil, İncil'in dediklerine sadık bir insan olmak. İşin siyasal kısmı ise İncil'de anlatılanlar üzerinden siyasal politikalar üretmekle başlıyor. Kilit noktalar ise Mesih'in dünyaya gelmesi ve tüm Hristiyanlar'ın onunla birlikte göğe yükselmesi ile alakalı.
Bu kutsal sürecin biran evvel başlamasını isteyen Evangelistler çeşitli pasajlardan ilham alıp, bu süreci hızlandırmaya çalışıyor. Ortadoğu projesinde İsrail'e yardım edilmesi ve Kudüs'ten Filistinliler'in atılmak istenmesinin sebebi de bu, Harem-ül Şerif altında yapılan gizli kazıların yapılmasının da. Dikkat ederseniz Harel-ül Şerif'in etrafındaki yeşil alanın her sene daha da genişleyip, denetiminin İsrail'e geçtiğini fark edeceksiniz. Peki ya Harem-ül Şerif nasıl yıkılacak? Bir ihtimal ama HAARP ile. Tamamen bir komplo teorisi olsa da HAARP pek çok yerde ve zamanda denendi, 17 Ağustos depremini tetikleyen bir sistem pek ala bu sorunu da ortadan kaldırabilir. Peki sonra ne olacak?
Süleyman'ın Tapınağını tekrar inşaa edilecek. İncil'e göre bu tapınak yeniden inşaa edilince İsa Mesih yer yüzüne inecek. Ya inmezse? O zaman içinde Tevrat, On Emir ve Musa'nın asasının bulunduğuna inanılan Ahit Sandığına ulaşılması gerekiyor.
Bu projenin en büyük taraftarı ise Yahudiler'in Ortodoks diye tabir edebileceğimiz daha radikal kanadı. Katolik Hrisyiyanlar ve Yahudiler ise tüm bu sürecin tanrının işine karışılması, yani şirk olarak görse de diğer bu gruplara engel olmadıkları bir gerçek. Diğer yandan bazı Müslüman cammatleri içinde de bir Mehdi beklentisi var.
Kısaca karşımızda tanrıya inandıklarını söyleyen ancak onun yarattıklarını yok edecek kıyamet sürecini başlatmayı hedefliyen radikal gruplar var. Bu alışılmadık bir durum değil, yüzyılar boyunca insanlar bazen bireysel, bazen de böyle geniş kitleler halinde kıyametin yaklaştığına ve bir kurtarıcının geleceğine inandılar. İnandıkları halde Hz.İsa'dan tam 2012 yıl sonra (Hz.İsa'nın asıl doğum tarihi olan 16 Nisan M.Ö. 4 üzerinden hesaplandığında, 2008 değil, 2012 yılındayız) dünya yerli yerinde durmaktadır. Ancak bu kıyamet senaryolarınon üretilmesine, o günden korkulmasına, o günün merak edilmesine ama en tehlikelisi o günün biran evvel gelip ilahi adaletin tecelli etmesine duyulan umuda engel değildir. Böyle bir günün umudun tehlikesi dünyanın sona ermesi değil, bunun bir umut olması ve var olanı düzeltmek yerine yok etmek için insanoğlunun elinden geleni yapıp, kendi cehennemini yaratmasıdır. Kısaca kıyamet ona inanan radikallerin eliyle mi gerçekleşecek yoksa tanrının eliyle mi?
Diğer yandan 11 Eylül sonrasında pompalanan ezoterik semboller, dini temelli kehanetler ve din kaynaklarına doğru atıfta bulunan olaylar dünyayı bazı olaylara alıştırma seminerleri? Neyse biz konumuza geri dönelim...
Toplumsal Bilinçaltı
Şimdi de bu ülkede artan muhafazakar akımın güç kazandığı ve tek başına iktidar olduğu günlere bir göz atalım. Bir düşünelim; 2000'li yılların başındaki Televole ve televizyonda afişe edilen gece hayatı kültürüne tepki olarak muhafazakarlık yükselmiş olamaz mı? Bu tepki bile AKP'yi tek başına iktidar yapamaz mı? %52'lik genç nüfusun benlik kazanmaya başladığı dönemden bahsediyoruz, Amerika'da daha çok görülen alt kültürlerin sıklaştığı yıllardan bahsediyoruz. Genç alt kültür gruplarının saflarını çizdiği, bu saflara eski muhafazakar kanattan tepkilerin geldiği, bu saflara tepki olarak da bazı gençlerin muhafakarlığı seçtiği yıllardan bahsediyoruz. Sosyal ilişkiler ağı üzerinden bakıldığında muhafazakarlık ve AKP bambaşka bir çehre kazanacaktır.
AKP'nin oluşum sürecinde halkın çoğunluğunun belli bir yaşam tarzına tepkili olduğunu net bir şekilde gözlemliyoruz. Hayır, bu kesinlikle Kemalist orta yaşlı, eğitimli zümre değil. Asıl tepkinin odağında futursuz tüketim kültürü ve kaygısız edonizm olduğunu görüyoruz. Kaldı ki AKP'nin daha ilk girdiği seçimdeki zaferi milli görüş cephesinden gelecek oylarla açıklanamaz.
Şimdi tepki duyulan bu yaşam tarıznı göz önüne aldığınızda türban tartışılırken "Mini etekli kızımız ve türbanlı kızımız" diye verilen örneğin tesadüf olduğunu mu düşünmektesiniz hâlâ? Oysa toplumun bilinçaltı halen 2000'in başındaki televoleleri, gece hayatındaki kıvrak etekleri unutmamıştır.
İşte size güzel bir örnek daha; geçenlerde AKP Konak İlçe Başkanlığı'nın Atatürk Stadı hakemler seminer salonunda düzenlediği danışma meclisi toplantısına katılan AKP İzmir Milletvekili İsmail Katmerci, konuşmasında NTV'de yayınlanan `Haydi Gel Bizimle Ol' adlı programın perşembe günkü yayınında Aysun Kayacı'nın kırdığı (konu aslında temsili demokrasilerin genel sorunsalı ancak Aysun Kayacı bunu dile getirirken pot üstüne pot kırıyor-ayrı bir konu-) pota değiniyor ancak bu konuşmasında Aysun Kayacı'nın kıyafetinden bahsetmesinin ya da "...Orada bir tane hanım oturuyor. Herkes normal giyim kuşamıyla oturuyor. Bir tane de manken ya da şarkıcı olabilir, öyle bir hanım oturuyor. Diğerleri konuşuyor, kameralar boyuna onu gösteriyor. Ne yapıyor bu kadın diye bakıyordum, dikkatimi çekmişti. Üstünü, başını gösteriyorlar. Sağdan, soldan gösteriyorlar. Kadın susuyor. Sonra baktım o kadın başladı konuşmaya. Kadın diyorum, mahluk diyorum..." bunu belirtmesinin ne maksadı olabilir.
Belli ki sözü "Kadının kıyafetine, giyimine kuşamına bak ne mal olduğu belli..." demeye getiriyor. Önemsiz bir örnek gibi gözükse de gerçek bu. Siz giyiminiz ve kuşamınıza göre namuslu ve iffetlisiniz. Namus kavramı iki bacağının arasında olan bir toplumda rüşvet ve ahlaksız siyaset tabii ki normal karşılanacaktır. Şurada Aysun Kayacı çok umrumda olduğu için bunları söylemiyorum ama Kemal Unakıtan sahibi olduğu Orman Vasfını kaybetmiş arazilerin izzahını "Kardeşim sen de bastır parayı al, paran kadar konuş" diyebildikten sonra pişkin pişkin gülerek koltuğuna oturunca aklanıyorsa ama Aysun Kayacı mini etekle dolaşıyor diye hedef gösterilebiliyorsa tereddüt dahii etmeden sadece cinselliğe dayalı kıt bir ahlak anlayışımızın olduğunu söyleyebiliriz.
Diğer yandan sadece cinsel ögelere yadalı bu kıt ahlak anlayışının sadece kadınlar üstünden hareket ettiğini de belirtmeyi ihmal etmeyelim. Öyle ki cinsel istismara uğrayan kadın mağdur olsa bile ahlaksız, erkek böyle bir istismardaki zorba bile olsa aklanabiliyor. Geçenlerde Recep Tayyip Erdoğan Avrupa'nın bilmini, tekniğini değil ahlak anlayışını ithal ettiğimizi, bu yüzden ahlaksızlaştığımızdan yakınıyor. Kendince haklı sebepleri olabilir ama ben de aynı şeyden yakınıyorum. Bizim siyasetçimiz Japonya'dan hep teknoloji alıyor da bir türlü ahlak anlayışını almıyor. Merak ediyorum ne zaman siyasetçilerimiz bu kadar ağır suçlara, belgeli usulsüzlüklere rağmen pişkin pişkin sırıtmak yerine intihar etmeye başlayacak. İşte o zaman belki gerçekten meclisteki 549 millet vekilimizin MİLLET VE HİZMET aşkıyla yanıp tutuştuğunu göreceğiz.
Diğer Bilinçler
Yukarıda televizyonlarda ön plana çıkartılan aşırı tüketici konumundaki edonist yaşam şekline karşı olarak yükselen muhafazakar kanattan bahsettik, şimdi de bu kesimden bağımsız muhafazakar kesime karşı olan kanattan bahsedelim. Rejim edişesi içindeki kanadın da tüm kaygısı aslında bu muhafazakar bilinç altının ve sebep olduğu tepkisel olayların nereye varacağının tam olarak kestirilememesinden ibaret.
Sanılanın aksine bu sadece bir türban meselesi de değil. Eğer bu ülkede Diyanet İşleri Başkanı, Danıştay'ın kararını eleştirebiliyorsa oturup Laiklik kavramını sadece vatandaşlarımızda değil, kurum kültürümüzde de masaya yatıralım. Zira iş ahlakı da genel ahlakın temel bir parçasıdır. Aynı az evvel değindiğimiz siyasal ahlak gibi.
Sayın Ali Bardakoğlu bireysel açıklama yapmakta özgürdür ama kamu görevlisi sıfatıyla bulunduğu bir basın topantısında Danıştayı eleştirmesi kurumsal ahlakla bağdaşmaz. Aynı Genel Kurmay Başkanının üzerindeki üniforma ile siyasal bir durum hakkında yorum yapması ya da Yargıtay Başkanının resmi sıfatla bulunduğu bir yerde hükümeti eleştirmesi gibi.
Bu durumların hepsi var olan devlet düzeni için son derece kaygı vericidir ancak dikkat ettiyseniz bu olayda kimse Diyanet İşleri Başkanına ciddi bir tavır almadı, gazeteler, sivil toplum örgütleri seslerini yükseltmedi. Ordunun siyasal konularda en ufak bir söz söylemesine tahmmül edemeyen demokrasi şovalyeleri bu olayda ortaya çıkmadı... Kimse kusura bakmasın siyasal, kurumsal ahlakımız olmadığı gibi sivil toplum ahlakımız da sınıfta kaldı. Ona evet derken, buna hayır diyoruz açık açık. Dilim varmıyor ama bu yaptığımız da düpedüz iki yüzlülük... Neyi savunduğunuzdan çok, ne kadar tutarlı olduğunuzun önemi var aslında. Yoksa yarın bugün siz de bir asır evvel olmuş Ermeni olaylarına soy kırım diyen ancak daha dün gözünün önünde gerçekleşen Bosna katliyamına soy kırım diyemeyen Batı medeniyetleri kadar DÜRÜST bir insan olup, çıkarsınız.
Asıl Sorun
Asıl sorun... İki yüzlü olmak, hep kendi çıkarlarını düşünmek ama en kötüsü nerede duracağını bilmemek. Recep Tayyip Erdoğan bunca yıllık siyaset tecrübesine rağmen nerede durması gerektiği konusunda sıkıntı yaşadığı aşikar, hele ki onu kayıtsız, şartsız, peygambermişçesine seven seçmenleri göz önüne alındığında. AKP = Recep Tayyip Erdoğan olduğu için de hükümet nerede duracağını kestiremiyor. CHP, aslında hem AKP'nin şansı, hem de şansızlığı. Baykal diktasındaki CHP bulunmayacak tutarsızlıkta bir muhalefet. Ancak muhalefet asli görevini yapmakta başarısız olduğu için AKP hız limitinin çok üstüne çıkarak viraja giriyor. CHP, AKP'yi frenleyemediği için şu an hukuksal süreçten bahsediyoruz. Anayasa mahkemesi AKP'yi frenlemiş gibi gözüküyor ancak böylesi siyasal sonuçları olan bir durumun siyasal bir hareket olduğunu idda etmek ilk önce AKP'yi şu an mümkün kılan Türkiye Cumhuriyeti'nin mevcut yapısına hakaret olur. Siyasal bir çözümün ise AKP'nin kapatılması olmadığını herkes adı gibi biliyor. İşte hukuk ile siyasetin de yegane farkı bu.
Durumu biraz daha netleştirelim. Abdullah Gül siyaset düsturundan nasibini almış, nerede duracağını bilen biri. AKP sayın Abdullah Gül'ün güdümünde bir parti olsaydı belki kimse bu kadar kaygı duymayacaktı, ayrıca bu parti bu kadar raydan da çıkmayacaktı, söylemleriyle radikalleşmeyecekti. Bu durumda hukuk süreci asla başlamayabilirdi.
İnanın bu ülkede türban, AKP yerine daha liberal bir parti tarafından dile getirilseydi bu kadar gürültü kopmayacaktı ve belkide çoktan tüm tarafları memnun edecek bir çözüme varılacaktı. Türban konusundaki en büyük kaygı nerede duracağını bilmeyen hükümet tarafından, bu durumun kamu kurumlarındaki memurlara da sıçramasından ibaret. "Ne var ki canım bunda" diyebilirsiniz ama bu var olan devlet yapısına tamamen aykırı. Eğer bunun da demokratik halk olarak anayasaya ya da iç tüzüklere girmesi durumunda rejim çoktan değişmiş, sadece yeni adı konmayı bekliyor olur. Açık açık durum bu, halen birileri gereksiz kaygılanıyor diyebilir misiniz?
Üniversitelerdeki durumun çözümü ise Anayasa değişikliğiyle değil, üniversitelerin tam özerkliği ile mümkün. Üniversitelerin Avrupa'daki konumlarına, yapılarına ve sorunlarını çözme yöntemlerine bir bakın, inceleyin. Avrupa'daki üniversitelere siyasi otoriteler müdehale ediyor mu, etmeyi bile aklından geçiriyor mu? Oysa Türkiye'de üniversiteler klasik devlet doktrininden, siyasi otoritelerden bağımsız değil. Cümle içinde geçtiğinde insana bu durum sıradan geliyor belki ama inanın akademik çerçeveden bakıldığında alenen utanılacak bir durumdan söz ediyoruz.
Tabii ki sokakataki adama "vatandaş olma" bilinci sistemli olarak kazandırılmadığı için anayasa prensiplerinden, siyasal etik, demokrasi ve lâiklik kavramlarından bir haber olacaktır; tabii ki işi siyasal boyutta değil duygusal boyutta tartışacaktır. Bu ülkede lâikliğin tanımını milletçe "din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması" gibi muğlak bir ifadeyle yapıyorsak, demokrasiyi futursuz konuşma ve her türlü saçmalığı gerçekleştirme özgürlüğü olarak algılıyorsak ve bunun gibi terimsel anlam bozukluklarından kurulu ilk öğretim müfredatımız varsa oturup bir düşünelim. Aramızda "Bu ülkede demokrasi var, özgürce fikirlerini dile getir. Mesela ben de şeriyatçıyım." diyen adam serbestçe dolaşabiliyorsa oturup bir defa daha düşünelim.
Ardından tabii ki bu konulara vakıf olmayan, vatandaş kültürünün oturmadığı halkımız üniversitedeki öğrenci kızın türbanı ile kamu çalışanlarına tabi yönetmeliklerdeki rejim prensibine hukukçu gözüyle bakamadığı için bunu sadece "özgürlük" olarak görecektir. Türban tartışmalarında sık sık "Bu ülkede laiklik oturmuştur" dendi ve tedirgin kanat rahatlatılmaya çalışıldı. Peki laiklik oturdu da neden Diyanet İşleri Danıştayın hükmünü eleştirdiğinde kimsenin sesi çıkmadı? Bu ülkede prensipli haraket kültürü oturmadı ki buna bağlı diğer yapılar otursun. Bu durumu anlatamadığın için de işi statükoculuk diye kestirip atmaya çalışanlar olacaktır.
Oysa tablo gayet açık ve net; İpten, zincirden kurtulmuş bir hükümet, onu dizginlemekten aciz, başarısız bir muhalefet... Tabii ki bir noktada yargı mekanizmaları devreye girecekti. Türkiye'de demokrasi tanımını kafasına göre yapan çevrelere göre de bu durumun adı hukuksal darbe. Darbeci denmeyen zaten bir hukuk kalmıştı. Sosyal bir hukuk devletinde hukukun güvenilirliğinin zan altında kalması nelere sebep olur hep birlikte görelim sonra da bu sefer "Türkiye Afganistan olur mu?" diye kendimize bir soralım. Tabii ki olmaz ama emin olun dünden de iyi olmaz...
AKP'ye açılan davanın demokratik olup-olmadığını sorgulamıyorum. Burada asıl göz ardı edilen devletin üç organından biri olan yargının prensipte görevini yapmasıdır. Kaldı ki siz hiç denetlenmeyen, ipten, zincirden kurtulmuş bir yönetimle, demokrasi karvramlarını aynı cümlede işittiniz mi? Nazi Almanyası'nda belki... İşin acı tarafı bazen sözde bir demokratik atılımdan diğerine koşan bu ülkenin demokratik cuntaya doğru adım adım ilerlemesi. Kendine yapılan eleştrileri kaldıramayan, mizahi bir dergiye dava açan bir iktidarla hani demokrasi. Başbakanın bir çiftçiye "Ananı al da git" diyebildiği ancak bir tiyatro oyununun sırf bu lafı kullandığı için yasakladığı hicivsel istibdat döneminde hangi demkrasi?
Tabii ki yargı görevini yapacaktır. Ancak daha vahimi birileri bu davayı daha en baştan sonuçlandı sayıyor. Hayır, şu an için ortada sadece açılmış bir dava var. Bu bir hukuki süreç. İddaname hazırlanır, savunmanızı hazırlarsınız, savunmanızı sunarsınız, karar alma süreci başlar ki bu iki günde bitecek bir hadise değildir... Eğer suçluysanız hüküm süreci başlar, suçsuzsanız da beraat edersiniz. AKP, hakikaten de iddanamedeki suçların odağı durumundaki bir parti mi? Ne bu telaş? Neden kimse AKP'nin iddanameye karşı hazırlayacağı bir savunma ile beraat olasılığı üstünde durmuyor.
Birileri Recep Tayyi Erdoğan'ı mehti, AKP'yi de kutsal parti zannetse de aslında sayın Erdoğan bu devletin maaşlı, alelade bir memuru, elinde bulundurduğu tüm yetkileri de Türkiye Cumhuriyeti'nin mevcut yasalarından almakta, AKP ise kanun hükümlerine uymakla zorunlu bir parti, 2003'den beri bu ülkeyi emanet ettiğimiz tek parti olduğu için de kurallara daha bağlı olduğunu umuyorum ve mahkemede de öyle sonuçlanacağını ümit ediyorum. Aksi durumda ortaya çok garip bir tablo çıkacak. Düşünsenize bu ülkenin vatandaşlarının bağlı olduğu kanun hükümlerine tabi olan ancak uymayan bir hükümet. Halkın %47'lik oyla seçtiği devlet memurlarının kanunların üstünde olma gibi bir ayrıcalığı var mı? Peki yoksa ama kanunların üstündeymiş gibi hareket ediyorsa bu ülke yönetiminde ne kadar hak idda edebilir? Peki bu durum asıl statükoculuk olmaz mı? İşte size demokratik cuntaya ve coğunluğun oylarını bahane edip yapılan gizli statükoculuğa kemiksiz bir örnek.
Her şeye rağmen AKP'den beklentimiz en az iddalar kadar güçlü bir savunma hazırlaması ve ülkece bu badirenin atlatılmasıdır. Eğer süreç hukuksal boyutta başladıysa, artık hukuksal boyutta devam etmeli. İddanamelere ilişkin yasaların değiştirmeye teşebbüs etmek ya da bu süreç içinde yargı mensuplarına karşı bireysel kampanyalar başlatmak saçmalıktan başka bir şey olmaz. Hani AKP kurmayları tüm siyasal etiği alaşağı edip, daha hukuksal sürecin başında suçsuz olduklarını kanıtlamak yerine mevcut kanunları değiştirme yoluna gidip "Bizler alenen suçluyuz" demeyi göze alıyorlarsa anaysalar değişir... Ancak değiştirdikten sonra da şeref, namus, haysiyet gibi kavramların sözlükteki anlamanına bakmalarında fayda var.
Karşı Yaka
Peki halen Türkiye'nin elitleri, tüm bunlar olurken muhafazakar kesim diye bir gerçeği nasıl inkar edebilecek? Kaldı ki Türkiye'deki siyasal tekelleri yaratan da bu körlük değil mi?
Türkiye'de var olamayan bir demokrasi sorunu var farkında mısınız. Kimse kusura bakmasın demokrasinin d'si bile bu ülkeye henüz uğramadı. Muhafazakarlar kesmi AKP'ye, Kürt kökenli vatandaşlarımızı DTP'ye, ulusal diye tabir edilen Kemalist kanadı da CHP'ye mahkum etmek demokrasi mi? Ağzınızı büze büze, utana sıkıla "evet" dediğinizi var sayalım. Peki AKP'yi Recep Tayyip Erdoğan diktasına, DTP'yi İmralı güdümündeki 3-5 hemşeriye, CHP'yi de Deniz Baykal cuntasına mahkum etmek demokrasi mi? Bu partilerle mi Türkiye demokratik adımlar atıyor, bu partiler mi iktidar, bu partiler mi muhalefet...
Dinlemek
Farkına varınız ki bu hemşerici parti zihniyeti ile bir arpa boyu ilerlenilmiyor. Ufak olsun ama benim olsun diyen kayınço-birader sendikaları gibi ne uzayıp, ne kısalan siyasal görüşleri kırmak için her kesimi dinlemek, tüm ideolojileri bir kenara bırakmak, hemşeri ve cemaatçilikten sıyrılmak gerekiyor. Türkiyedeki tüm siyasal partilerden, sivil toplum kuruluşlarından, aklınıza gelebilecek her türlü kesim ya da çıkar gurubuna peşkeş çekmek için peyda olmuş tüm yapılardan ümidi kesitiğim için tek başıma, bazen sıkılarak, bazen sinirlenerek, bazen de hak vererek Kanal 7 ve STV izliyorum. Bilmediğim için anlamak, anlamak için dinlemek sonra da anlatmak... Aslında bu, ülkemde var olmayan demokrasi gibi, var olmayan kollektif, rasyonel siyasetin de hasreti...
Mevcut durum bize var olan partilerle ve bu zihniyetle ne etnik ayrımcılığın, ne dini istismarın, ne yabancı peşkeşçiliğin, ne milliyetçi baskının bertaraf edilemeyeceğini gösteriyor.
Peki ne gerekiyor? Başkaları ne istiyor bilmiyorum ama ben insanların, insan gibi yaşadığı, hayatının merkezine ister dini ritüellerini, ister etnik kimliğini, ister milli değerlerini, isterse diğer ülkelerden özendiği gelenekleri koysa da her insanın uyum içinde yaşadığı bir ülkede yaşamak istiyorum. Biliyorum kolay değil. Daha ortak kullanım aracı olan otobüslere binip, inerken sorunlar yaşayan, birbirinin hakkını gasp eden bir millete sen kalk etnik, kültürel ve dini farklılıklara rağmen kardeş kardeş yaşa de, hakikaten zor. Ama imkansız değil...
Sorunlar üç çocuk yaparak çözülmeyecek, böyle giderse içecek su dahi zor bulacağız ama olsun doğru irade ile her şey mümkün.
Kimlere Emanet
Hani hep deriz eğitim şart diye. İşte tüm bunların mümkünlüğü, doğru irade kadar tam da o dediğimiz eğitime bağlı. Hem de bu ülkede eğitimden nasibini almamış, sapla samanı karıştıran profesörler varken bile.
Kanal 7'yi bu sebepten daha çok seviyorum. Bilmediğim kesimlerin gündemini takip ederken "nasıl olmamamız" gerektiğini de açık açık gösteriyor. Az önce izlediğim Kanal 7'deki "Genç Kültür" programından örnek vereyim isterseniz. Sayın Prof. Dr. Sami Şener’in sunduğu bu programına her hafta bir konunun uzmanı ve çeşitli üniversitelerden üç genç üniversite öğrencisi konuk oluyor. Bu hafta da laf "Neden bazı kesimdeki gençler din konusunda cahil ve ilgisiz" konusuna geldi.
Marmara ilahiyattan bir genç bunu ilk okul ve liselerdeki İslami olmayan din eğitimine bağladı, olabilir. Marmara Hukuktan bir genç çağrenin kendi derneklerine üye olanlara dağıtıldığı gibi, halka Kuran-ı Kerim dağıtarak ve bireysel aydınlanmada olduğunu belirtti, mümkündür. (Bu arada kutsal kitaplarla insanın dine, yani manevi aydınlanma sürecine girebileceğini idrak etmiş bu Kanal 7, geçen haftalarda Amerika'daki Evangelistler hakkında özel haber hazırlamıştı. Hani çok da hayırlı bahsetmediler bu kendi dinlerinden olmayan ama üç kitaptan birine inanan adamcağızlardan. Şunu da anlamıyorum; bu kesimce dini siyasallaştırmak Müslümansan aydınlanmak, Hristiyansan bağnazlık. Tefrika tefrika Evangelistleri ve Yahudileri gösterip, tu kaka yapanlar hiç aynaya bakmazlar?)
Programda bu haftaki asıl konuk, ismini tam hatırlayamadığım Eskişehir Osmangazi İlahiyat fakültesinden bir akademisyendi. Programın başından sonuna, iki yaşındaki çocuğa din eğitimi vermekten tutun da, İmam Hatip Liselerinde yetişen insanların düz liselerdeki insanlara kıyasla daha namuslu olduğuna kadar her türlü saçmalığa eyvallah diyerek, haklılık payı aradım. Ama takii koskoca profesörün Sekülerizm'in tanımını tanrı ile insanı ayırıp, cinsel hazların ön plana çıkarılması olduğunu söyleyene kadar. Hadi burada kalsa gene iyi, Sekülerizm'in "Seks" sözcüğün türediğini idda etmesi son nokta... Kısaca hocam "Sekülerizm, önüne gelenle seviş, non-stop fuhuş işte buna bizi özendiriyorlar" demek istiyor da diyemiyor açık açık... Ortalama bir seyirci anlıyor mu, anlıyor. Neymiş? Sekülerizm; tu kaka!
İlahi hocam, Sekülerizm nere, seks nere... Hani sekülerizmin latince sæculum kelimesinden türediğini bilmesem bana da yedireceksin. Onu da geçtim sæculum kelimesinin latince bir zaman ölçütü, dönem anlamına geldiğini bilmesem onu da yedireceksin. Terimsel anlamına hiç girmiyorum. İşte güzel ülkemdeki bir akademisyenin kapasitesine, dünya görüşüne örnek.
Şimdi diyeceksiniz ki yani bunda ne var. Adamcağız hata yapamaz mı. Koskoca profesör bunca adamın karşısına çıkıyorsa, ekrandan konuştuğu hakkında zerre bilgiye sahip olmayan milyonlara sesleniyorsa yapmasın, bilmiyorsa da konuşmasın. Yeter ama çocuk oyuncağı değil, biz bu halkı sokakta bulmadık! Yeter artık...
Milli Din
Birileri İslamı tek tipleştirmeye, şekillere bağlamaya özenle uğraşıyor. Siz ritüeller ve simgeler üstünden İslamı açıklamaya çalışırsanız kiliseye bağlı, Katolik Hristiyan cemaatinden farkınız kalmaz. Kendileri farkında olmasa da aslında emin adımlarla ilerledikleri yol da bu. Nereden mi anlıyoruz bunu.
Programda herkesin ağzında ilk okul ve liselerde detaylı din dersi lafı geçiyordu ama kimse içini açmıyordu, açamıyordu. Dünyadaki tüm müslümanları kendiler gibi Sünni hatta Hanefi zanneden bir zihniyetin din dersi anlayışında diğer dinler farazi olduğu gibi diğer mezhep ve yorumlar bile anlamsız. Batîniliğe, İsmaili ekolüne, hatta köklü Sufi akımına bile öcü gözüyle bakmaktan bahsediyorum. Sufi akımının Adadolu uzantısı Tasavvuf ekolünde sadece Mevlana isminin zikredilmesi bu zümre tarafından düşündürücü değil midir? Burada Mevlana gibi bir deryaya taş atmak da değil amacım. Sadece neden Hacı Bektaş, Yunus, Taptuk Emre ve diğer erenler unutulur hep merak ediyorum. (Eren ve türbe inancının Şaman Orta Asya inançları ile İslam'ın bir harmanı olduğunu, Türkleşmiş İslam'dan Araplaşmış İslam'a kaymak istediklerini açık açık kimseye söyleyemediklerinden olmasın...)
Diğer yandan Alevilik gibi bir muamma var orda. Aleviliği zikredebilmeleri için önce Şia (Şii) kavramını zikretmeleri gerekir. Sünni ve Şii olaylarını da Hazreti Peygamber'in (S.A.V.) ölümüyle başlayan çekişmelerden başlayarak tüm tezatlarıyla anlatmaları dine bakış açısını tamamen değiştireceği için de mümkün değil. O zaman ne olacak, tüm çoluk, çocuğa aynı öğretiyi, aynı yorumu dayıyalım, onu da biz belirleyelim gitsin...
Söylemem o ki birileri dini tektipleştiriyor, tekelleştiriyor. Dilleri varmasa da insanların sadece kendileri gibi olmasını, kendileri gibi inanmasını istiyorlar. Ritüelleri onlar belirlesin, onların yorumları kutsal, diğerleri sapkın... Onlar dindeki helal ve haramları belirlesin, onlar fetva versin. Hani sorsan peygamber misin diye "Töbe haşa!" derler ama bu düpedüz tanrı rolüne soyunmak değil midir? İlk okul ve liselere kapsamlı din dersi de bu doktirinin devlet eliyle dağıtılmasından başka bir şey değil. Sanki milli tarih başlı başına bir saçmalık, tarih ilmine hakaret değilmiş gibi bir de milli din doktrini.
Bireyin dini açıdan kendini arayışına yardımcı olmak ayrı bir şey, belli bir din ve öğretiyi dayatmak bambaşka bir şey. Aileyi eğitip, konuyu çekirdekte çözmek yerine Recep Tayyip Erdoğan, 3 çocuk gibi şehir şartlarında üstünden kalkılması hayli zor bir çözümle karşımıza çıkıyor. İşte genç nüfus, işte dinamik iş gücü... Hani? Değişen bir şey var mı, 3 çocuk olduğunda ne değişecek? İstihdam rakamlarına bakalım, iş gücüne katılım oranlarına bakalım, yetmedi kadınların iş gücüne katılımına bakalım. Dalga mı geçiyorsunuz...
Ne Yapmalı
İlk önce tüm farklılıkları, bu akıl hocalarını bir kenara bırakıp birbirimizi dinlemekle işe başlamalı. Muhafazakarın sıkıntısından, ulusalcının korkularına, etnikçinin özleminden, batıcının hedeflerine... Birileri amaçlarını, isteklerini söyleyecek, birileri de korkularını ve çekincelerini. Batıcılar Avrupa birliği uyum yasaları derken, ulusalcılar vatan da elden gitmesin demeli. Muhafazakar kesim dini özgürlük, ortak ahlak eğitimi derken, etnikçiler geleneklerimiz demeli... Demeli ki bu topraklarda denge olsun, huzur olsun...
Birileri hep konuşur, diğerleri hep susarsa işte o zaman kendimizi kaybederiz...
5 yorum:
Baba güzel yazmışsın tüm yaşanan ve yaşanacak süreci. Önerilerinde güzel...Lakin, işin aslı öyle değil tam olarak. Zira ülkemizde yaşanan sadece dini referanslı bir partinin zorbalıkla iktidarı veya bunlara aynı zorbalıkla cevap veren ulusalcı-milliyetçi, ne haltsa- meselesi değil. Mesele aslen 1946' dan buyana uydu bir devlet olma ve bu devletin içinde osmanlıdan miras köylü ve sonra lumpen bir kitle ve bu kitlenin iktidarı ile aynı köylülükde kurulan kurulmaya çalışılan saçma ve kaba bir düzen-sözde libarellermiş, peh- ve bu düzenin mevcut elitlerde yaptığı kırııma ve endişe. Ve tüm bu olan bitenin dış politik körlüğü yaratması, geleceği görememe, reelpolitika güdememe, stabil bir ekonomiği oturtamamakdan kaynaklanan saçma sapan bir ülke, inan bu ülkeden kaçmak için hergeçen gün haklı sebeplerim doğuyor. 11 Nisan da muhtemelen İtalya da olucağım, düşünmedim değil yırt pasaportu ve kal oralarda. Bu ülkeden bir halt olacağı yok. Bir adam geldi, tüm gücüyle, ve hayatı pahasına bu ülkeyi adam etmeye çalışdı. bir kısım ettide ama kader onu erken aldı. Ve sonrasından gelen hödük-gerizekalı kırması adamlar da yeşermeye başlamış fidanın üzerine ettiler sonrada temizlemeye çalışırken dallarını kırdılar. Artık bu genç ülkenin kaderinde yeşermek, huzurla büyümek yok. Eskilerin deyimiyle bu ülkenin çivisi çıkmıştır... saygılar.
Seküler kelimesinin etimolojik kökü Latincede “secus” sözcüğünden gelmektedir, bunun varyantı sexus, yani sex manasına gelmektedir. Klasik zihin için, seküler dünya, seksüel yeniden-üretim ihtiyacı içinde tutulmuş bir dünyadır. Yani ölümün varlığı nendi ile bu dünyada üremek, çoğalmak zaruretindedir. Grek mitolojisinde eros (seksüel dürtü) ve thanatos (ölüm dürtüsü) birbiriyle sıkı şekilde bağlıdır. Dolayısı ile seksüalite, seküler (dünyevi) faniliğin gereğidir.
David R. Griffin 1990 :Sacred Interconnections , State Uniiversity N.Y.
Bir bilgi notu olarak bulunsun dedim.
Sayın Abdurrahman AGA,
Secus-Saeculum; Secus-Sexus kelimeleri konusunda katkınızdan ötürü teşekkür ederim.
Bu katkınızı sınırlandırmamak için 14.11.2007 tarihli yazınızın devamını burada paylaşmak istiyorum:
Saygılarımla...
(orjinal link: http://www.imecedusuncesi.com/2007/09/seklerizm-seks-ve-ilerleme.html)
"...Ruhban sınıfının bu doğrultuda, seksüel dürtüyü insanın ilk günahının devamı sayması ve her türlü cinsel hazzı haram ilan etmesini de buna eklemlendirebiliriz. Şöyle ki, seksüelliği reddederek ruhban sadece dünyevi işlerden elini çekmiyordu. Bu sayede düşünsel arka planda, faniliği reddediyordu. Sekülerizm buna tepki olarak doğmuştur.
Seküler düşünce oluşturacağı bireyin –ki onu toplumdan yani komin olandan soyutlayacaktır –iki dünyası olacaktır. Birincisi dinini yaşayacağı , ikincisi ise dünyasını. Burada Rönesans ile kök bulan reformist harekete aslında Hıristiyanlıktan çok soyut değil; kendisinin inkar etmesine rağmen çok köklü bir bağlantısı bulunmaktadır. Avrupalaşan ve St.Pavlus’un haddesinden geçen Hıristiyanlık ikili bir yaşamı ortaya koymakta, Tanrı’nın göklerdeki cennetini vaat etmektedir. (Burada asla dinsel bir dogmayı eleştirme hatasına düşülmemelidir.) Reformist düşünce “Mademki din bize öbür dünyada bir cennet vaat ediyor, öyle ise bu dünyada refaha ulaşmak için, bu dünyadaki cennet için din dışındaki şeylere ihtiyacımız olacaktır.” Diye özetlenecek bir söylemi takip etmiştir. Sonuçta “Sezar’ın hakkı Sezar’a; Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” parolası ile yeni bir hayat geliştirme çabası içine girmiştir.
Aydınlanma çağına gelindiğinde ise “seküler” kültür ilerleme savı ile kemale ermiştir. Şuraya dikkat çekmekte fayda var ki, Sekülerizm ‘in iki dünya görüşü de, ilerleme anlayışı da dini referanslara göre kendini tanımlamıştır. Bir evvelki paragrafta seküler yapının nasıl ikili anlayışa sahip olduğunu göstermeye çalıştık. Dikkat edilecek olursa bu ikili yapının hareket noktası dinin bir vaadi üzerine hareket edişti (göklerin cenneti- yeryüzü cenneti) Buna ilişkin daha önemli düşünsel bir versiyonu da “ilerleme” fikri dahilinde gözlemlemek mümkün. Kadim Grek’deki tarihsel döngü anlayışını kıran Hıristiyanlık olmuştur. Hıristiyanlığa gelince değil genel tarih anlayışı her şeyin döngüsel bir dairede sürekli tekrarlanan zaman periotlarını yaşadığı yönündeydi. Yani aynı gün, aynı hafta, aynı ay, aynı yıl tekrar tekrar yaşanmaktaydı. Böyle bir zaman algısına sahip bir toplum/fert ne derece yarına dair ümitli ve bekelntili olabilirdi ki? Oysa Hıristiyanlığın Avrupa’ya getirdiği en büyük düşünsel atılım belki de ona lineer bir tarih anlayışı sunması olmuştur. Yarın, dünü tekrarı olmaktan kurtulmuş; insan mükemmelin beklentisine girmiştir. Özetle Kudüs’ten Roma’ya “umut” getirilmiştir.
Aydınlanmanın ortaya attığı yeryüzü cenneti için ilerleme (inkişaf, terakki) bu Hıristiyan mirastan bağımsız sayılamaz. Kadim Hıristiyanlığın yüzyıllar evvel kırdığı döngüsel tarih anlayışını, aydınlanma kendi felsefi temelleri doğrultusunda yeniden yorumlamıştır. İstisnasız bütün ideologları Adam Smith, Voltaire , Immanuel Kant vb. hepsi ideal olan yarının peşindedir ve onu müjdeleyeceklerdir.
Elbette Seküler yapı devraldığı bu ilerlemeyi aynen muhafaza etmeyecektir. İlerleme; dünü, düne ait olan ne varsa hepsini ya görmezden gelecek, yahut onu kusurlu, eksik, hatalı olarak niteleyecektir. Özetle geçmişi “eski” ilan edecektir. Dayandığı yeni sınıfsal dayanaklar (burjuvazi, sanayi-endüstri toplumları) itibari ile pratik hayatta bu ilerlemeyi kendisine inanan insanlara sunacaktır. Dün terk edilecek, yarın ise vaat edilecektir. Kendisini ise “son” nokta olarak ilan edip adeta dogmalaştıracaktır. Zihinlerde ebedi olduğu iddiasından da vaz geçmeyecektir.
Seküler yapı, toplumsal düzlemdeki dinsel boşlukları fark edecek ve buralara sızmak sureti ile yeni bir anlam düzeyini de insanlığa armağan edecektir. Buna ek olarak kendi içinde barındırdığı ilerleme ile beraber gelen yeni namına ne varsa (sanayi, teknoloji vs.) bütün bunlar içinde bir “etik” oluşturacaktır.
Batısal iç dinamikler nazarında, Sekülerizmin gayet tabii ve doğal bir sonuçtur. Skolastik düşünce dünyasının sallanması, insanların kendi hayatlarını yorumlamada yardımcı bir rehber arayışına düşürmüştür. Aynı düzlemde Avrupa’daki burjuvazi toplumu için ise iyi bir dayanak ve referanslar bütünü olmuştur. Avrupalı düşünür belli bir süre daha bu yeni kültür için kafa yormaya devam edecektir.
Sekülerizm son tahlilde, sadece laiklik değildir. Laiklik olmadığı gibi laisist bir pencereden dünyaya bakmak; dine ait ne varsa sosyal hayattan azami ölçüde kaldırma gayesinde olan bir düşünce hiç değildir. Dine ve dini olmayana farklı yaşam alanları sunma gayesindedir. Bireyin dini inancını salt vicdanında yaşamasını salık verir. Özü itibari ile “yenilikçi” ve “ilericidir”. Ahlaki değil etiktir. Kendi kavramları ile konuşan ve kendisine ait bir düny algısı bulunan bir nevi düşünce sistematiğidir.
Sekülerizm , bütün bu kurgulandırma sırasında da; iddia edildiğinin aksine dinden bağımsız bir yapılanma gerçekleştirmemiştir. İşine geldiği ölçüde bütün dini söylem ve düşünce yapılarını kullanmış (ilerleme ve ikili dünya düzeninde olduğu gibi), yahut kendine dinsel manada bir meşruriyet aramdan da edememiştir. Yani oluşturduğu paradigmayı insanların kafasında somutlaştırmak ve kitlelere kendini anlatmak içinde zaman zaman dini söylemlerle meşruluk arayışına sokulmuştur. Çünkü başından itibaren kendini dini olana göre konumlandırmak ve bu doğrultuda yapılandımak zorunda kalmıştır.
Hıristiyanlığı kilise ve Pazar günü ile sınırlayabildiği gibi; Yahudiliği havra/sinagog ve Cumartesi günü ile; İslam’ı cami/mescit ve Cuma günü ile sınırlayıp sınırlayamayacağını…
Sekülerleşme çabası içine girmiş toplumların ne gibi sorunlarla karşılaştıkları/karşılaşabilecekleri…
Kendi Hıristiyanlık tecrübesi dahilinde; 21. yy. daki post-modernizm sonrası fikir akımlarına ne derece eklemlenebileceği… vb. diğer sorulara ilişkin cevaplar okuyucunun takdiridir.
[1] David R. Griffin 1990 :Sacred Interconnections , State Uniiversity N.Y.
Abdurrahman AGA - 10.Eylül.2007 - Altınoluk..."
Yazımın tamamını burada paylaşmış olmanız güzel bir incelik. Sekülerizm- Laiklik- Din/Dinler boyutundaki tartışmalar daha çok su götüreceğe benziyor.
Kendi ülkemiz özelinde (İslam dini açısından) konuya bakacak olur isek; Seküler olabilmesi hayli zor bir din ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Günün 24 saatine karışan; yılda bir ayı oruçlu geçirmemizi, gün içinde ise 5 vakit namazı, yıllık kazançlarımızın 40 'da birini ihtiyaç sahipleri ile paylaşmamızı... dolaylı değil DOĞRUDAN ve ilk emir olarak salık veren bir inançtan bahsediyoruz.
Olayı İslam_Modernizm çekişmesi dahilinde de düşünenler olabilecektir.
İlginizden dolayı tekrar teşekkürler.
(Not: Link olarak sunduğunuz İmece Düşüncesi ile mart 2008 itibari ile yazarlık ilişkim kalmamıştır. Yazıya sürekli olarak http://hurkalem.blogspot.com/2008/04/seklerizm-seks-ve-ilerleme.html linkinden ulaşılabilinir.)
Gerçekten faydalı bir yazı olmuş. Yerden göğe haklısın Olgay abi. Bunu herkes okumalı bence...
Yorum Gönder